SCORP Blog

Trakya'dan Haber Var

Trakya’dan Haber Var

İnsan hakları ne de geniş bir kavram… Doğmakla başlayan serüvenimizin içinde haklar, hakların getirdiği sorumluluklar derken hayatımız her alanında yer alıyorlar. Trafikte sağlıklı bir şekilde yolculuk etmekten tutun da kütüphanede sessizliğin korunmasını beklemek bile bir hak. Tarihte güçsüz görünenlerin ezilmesi, kölelik sistemleri, toplumun sınıflara bölünmesi, devletlerin baskıcı bir anlayışla yönetilmeleri gibi birçok insanlığa aykırı durum ortaya çıkmıştır. 1215’te Magna Carta ile başlayan özgürlük, eşitlik gibi kavramlar 1789’da Fransız Devrimi ile pekişmiş ve yayılmış; 2.Dünya Savaşı’nın ağır etkilerinden sonra tekrar gündeme gelmiş ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde gerçek yerini almıştır.

İnsan hakları adına imzalanmış temel belgelerin başında yer alan bu bildirgenin imzalandığı tarihi her yıl 10 Aralık’ta kutluyoruz ve insan haklarını savunuculuğunu yapma şevkimiz de her geçen yıl katlanarak artıyor. Trakya Tıp Öğrencileri Birliği olarak bu yıl başta SCORP olmak üzere herkesi ilgilendiren bu anlamlı günde insan haklarının temelini atan ve hala bu konuda ciddi çalışmalar yapan bir otorite olan Birleşmiş Milletler’i etkinlik merkezimize oturttuk. Geçen yıl düzenlemek isteyip çeşitli olumsuzluklar nedeniyle gerçekleştiremediğimiz konferansımızı bu yıl gerçekleştirebilmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Birleşmiş Milletler Koordinasyon Ofisi Müdürü Sn. Halide Çaylan davetimizi kırmayıp 10 Aralık’ta bizlerle birlikteydi ve hem kendisiyle tanışma şerefine nail olduk hem de derin bilgi ve deneyimlerini bizzat kendisinden dinleme fırsatı bulduk. Fakültemizde çok değerli bir hocamız sayesinde kendisiyle aylar öncesinden irtibata geçtik ve konferansımız için çalışmalara başladık. Halide Hanım’ın çalışma yoğunluğu, yürüttüğü proje ve toplantılar nedeniyle tarih saat gibi konularda belirsizlikler, değişiklikler yaşadık ancak kendisi bize kırmadı ve tüm yoğunluğun arasında Edirne’ye geldi kendisine buradan da teşekkürlerimi sunmadan geçemeyeceğim.

Konferansımızda hak kavramının ortaya çıkışı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, insan haklarının Türkiye’de ve dünyadaki durumu, Birleşmiş Milletler’in bu konudaki duruşu ve vizyonu gibi konular ele alındı. İnsan haklarının tam içinden ve alanında uzman bir kişiden bu konuları dinlemek bakış açımızı genişletti, konu hakkında bildiklerimizi pekiştirdi. Farklı fakültelerden birçok öğrenciye ulaşmanın yanısıra hekim, avukat gibi farklı meslek gruplarından kişilere de ulaştık. Olumlu geri bildirimler aldık ve bu anlamda etkinliğimizin amacına ulaştığı kanısındayım.

Etkinliğimizi anlatma ve paylaşma fırsatı bulduğum için SCORP ailesine çok teşekkür ederim. İyi ki bu ailenin içindeyim, daha güzel etkinlikler yapmak ve paylaşmak dileğiyle… 

 

Esra TEMEL

Trakya TÖB LORP

İNSAN HAKLARI VE BARIŞ ÜZERİNE BİR İNCELEME

İNSAN HAKLARI VE BARIŞ ÜZERİNE BİR İNCELEME

Öncelikle, bu bloğa yazı yazmamı sağlayan Türk Tıp Öğrencileri Birliği’nin İnsan Hakları&Barış çalışma kolu ailesine teşekkür ediyorum. Yazım uzunca olmuş olabilir, umarım sıkılmadan keyifli bir şekilde okursunuz.

Tam 67 yıl önce bugün tam da bu saatlerde çok önemli bir olay oldu. Bugün İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Birleşmiş Milletler’in 10 Aralık 1948 Paris toplantısında kabul edildi. Peki İnsan Hakları ne demekti, evrensel ne demekti, bildirge ne demekti?

İnsan Hakları mazisi 100 yıl bile olmayan, aslında sahip olduğumuz en güncel kavramlardan birisi. Daha önceleri yerine pek çok ifade kullanılmış fakat duygu ve düşünceler en sonunda anlamını bu öbekte bulmuştu. Neredeyse hayatımızın her yerinde olan bu ifadeyi o kadar benimsedik ki, anlamını kurcaladığımız zaman bu konuda ne yazıkki yetersiz olduğumuzu fark ediyoruz. Evet, “İnsan Hakları nedir?” sorulabilecek zor bir soru. Benim bu soruyla ilgili gördüğüm bir gerçek, yaptığım röportajlarda veya konuştuğum insanların her birinin bu soruya olan cevabının farklı oluşuydu. Belki de bu yazımdan sonra insan haklarını daha iyi anlamak için kaynaklara bir göz atarsanız, ne dersiniz?

Basitçe açıklamak gerekirse, insan hakları insan olduğumuz için sahip olduğumuz haklardır. Üstünde araştırılma yapılmış çeşitli haklar vardır fakat hepsinin temelinde olan insan hakları her yerde her birey için uygulanabilirliği olan tek kavramdır. Yani evrenseldir. Peki bu haklarımız nelerdir?

Yaşama, hürriyet ve kişi emniyeti hakkı…Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyeti…Günümüzce sıkça konuşup tartıştığımız bu başlıklar sahip olduğumuz hakların sadece birkaçı. Birleşmiş Milletlere göre liste haline getirilmiş toplamda 30 İnsan Hakkı vardır ve bu haklar İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi adında listelenmiştir. Fakat o güne gelebilmek, o dönemin şartlarını anlayabilmek ve bu sonuçlara varabilmek için sanırım biraz geçmişe dönmemiz gerekiyor.

Şu ana kadar bilinen kadarıyla ilk çağlarda, insan haklarını temsil veya figüre eden herhangi bir çizim veya belge bulunamadı. O dönemin sosyoekonomik şartlarını göz önünde bulundurursak çıkartabileceğimiz bir sonuç, birlikte olduğunuz topluluğun doğru topluluk olması durumunda güvende olmanız ve yaşamanız aksi takdirde elenmeye uğramanız olurdu.

İnsan Haklarıyla ilgili bilinen en eski belge, milattan önce 6. yy tarihlerinde oluşturuldu. Dönemin Pers Hükümdarı 2. Kiros (Cyrus the Great) karanlık çağlardan gelen bu belirsiz gidişatı değiştirmeye karar verdi. Babil topraklarını fetheden imparator , o zamana kadar eşi ve benzeri görülmemiş olan bir uygulamaya imza atarak kölelere özgürlük hakkını ve insanların dinlerini özgürce yaşama hakkını tanıdı ve onun bu sözleri zamanın kil silindirine kazındı(Kiros Silindiri). Bu silindir 1879'da, Asur bilgini Hormuzd Rassam tarafından Babil'deki Marduk Tapınağı'nda bulunmuş, günümüzde Londra'daki Britanya Müzesi'nde sergilenmektedir.

Peki sonrasında? Kölelik, ne yazık ki Pers toplumunun ayrılmaz parçası olarak kalmaya devam eden bir kurum olarak kalmaya devam etti ancak bu karar eski Mezopotamya geleneklerini derinden etkileyecekti. Öyle ki, hükümdarlar tahta geçiş törenlerinde, reform bildirgeleri yayımlayacak ve bu düşünce o zamanın diğer büyük uygarlıkları olan Yunan ve Roma uygarlıklarına da yayılacaktı. Roma’da halkın bu çizgiyi takip etmeye başlamasıyla beraber “Doğal Yasa” kavramı ortaya çıktı. Fakat bu yasalar, toplumun liderlerine bağlıydı ve her lider Kiros kadar merhametli olmayabilirdi...

Tarihte bugüne doğru gelirken yaşanılan en büyük ikinci gelişme, binlerce yıl sonrasında, 1215’te, İngiliz Kralı Kral John’un ilk kez yetkilerini kısıtlaması ve halka bazı hak ve özgürlükler tanıması oldu. Magna Carta, yani Büyük Ferman olarak da bilinen bu belge, Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılıyordu. Magna Carta ne kadar vatandaşların özgürlüklerini belirlemekten çok, toplum güçleri arasında bir denge kuran bir belge olarak görülse de, anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir. Magna Carta’nın en önemli ifadelerinden biri olan 39. Madde şu sözleri içerir:

 

Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”

 

Daha ileriki tarihlerde, Avrupa’da başlayan Aydınlanma felsefesi genel olarak insanın kendi yaşamını düzenlemesini yeniden gündeme almış, hem düşüncenin hem toplumsal yaşamın köklü değişimlere uğrayacağı bir sürecin fikirsel/felsefi başlatıcısı olmuştur. 16-17. yy filozoflarının öncülüğünü etmiş olduğu sosyalizm ve liberalizm akımları, kabaca insanların eşit ve özgür olduğunu savunuyordu. Ayrıca düşünce özgürlüğünü, insan eylemlerini akla göre düzenlemek anlayışını en geniş ölçüde yayan ilk düşünür olduğu için John Locke, Avrupa'daki aydınlanma ve Akıl Çağı’nın gerçek kurucusu olarak kabul edilir. 

 

Gerçekleşen bu hareketlerin bir sonucu olarak İngiltere’de “Haklar Yasası” oluşturulurken Amerika’da ise 1776’da On Üç Koloni'nin Büyük Britanya Krallığı'ndan ayrı olarak bağımsızlıklarını ilan ettikleri Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi yayınlandı. Fransa’da ise, yaşanan Fransız İhtilalin ardından insan haklarını korumak amacıyla Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayımlandı. Bildiri; insanların özgür doğduğunu ve eşit yaşamaları gerektiğini, insanların zulme karşı direnme hakkı olduğunu, her türlü egemenliğin esasının millete dayalı olduğunu ve mutlak egemenliğin bir kişi ya da grubun elinde bulunamayacağını, devleti idare edenlerin esas olarak millete karşı sorumlu olduğunu, hiç kimsenin dini ve sosyal inançları yüzünden kınanamayacağını ortaya koyuyordu.

 

Tüm bu ardı sıra gelişmeler sırasında yararlanılan bu liberalist fikir akımları Roman kavramı olan “Doğal Yasalar”ın, Frank kavramı “Doğal Haklar”a dönüşmesini sağladı.

 

Fakat yapılan bunca çaplı değişikler sadece Avrupa’yı etkiledi. Avrupa’nın büyük imparatorlukları altında işgal altında olan topluluklar ise bu gelişmelerden yararlanamadı. 19 ve 20. yy boyunca yaşanılan bu olaylarda etkisi en geniş çapta olan ise dönemin zorlu şartlarında, ayrımcılığın hat safhada olduğu dönemlerde; Hindistan Bağımsızlık Mücadelesi önderliğini yapan Mahatma Gandhi’nin attığı adımlar oldu. Bu hareketlerin yansıması olarak ırk, dil, din ve toplumsal cinsiyet bakımından mazlum azınlıkların hareketleri dünyanın pek çok yerinde etkili oldu. Fakat sonuca ulaşmak bu kadar kolay olmadı.

Dünya iki büyük savaş gördü. 20 Milyondan fazla insan yerlerinden edildi, bedeni kullanıldı, katledildi veya soykırıma uğradı. Ne acıdır ki İnsan Hakları hiç bu kadar ucuza satılmamıştı. 1945’te ülkeler bu durumların tekrar yaşanmaması için toplandı ve bir karar almaya çalıştı. Amaç ise “Haysiyet ve insan kişiliğinin iyiliğinde, temel olan insan hakları inancını teyit etmek” idi. Peki burada geçen “İnsan Hakları” ifadesi ne demek oluyordu?

 

Kiros’un Beyannamesi, Roma’nın Doğal Yasaları, İngiliz ve Fransızların bildirgeleri.. Herkesin az da olsa insan haklarının ne olması gerektiği konusunda farklılıkları ve benzerlikleri olan birtakım fikirleri vardı. En sonunda, 1948’te dönemin Birleşmiş Milletler temsilcilerinden Eleanor Roosevelt öncülüğünde her bir insanı kapsayan bu liste tüm Birleşmiş Milletler ülkelerince uzlaşıya varıldı. İşte 10 Aralık 1948 tarihinin bu saatlerinde bildirilmiş olan belgenin adı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesidir. Böylece Frank konsepti olan “Doğal Haklar”, “İnsan Hakları”na dönmüş oldu.

 

Özet olarak açıklamak gerekirse, binlerce yıllık savaş, bildirge ve tekrar savaş periyotlarının ardından nihayetinde insanların tümü için uygulanabilir olması gereken İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yayınlandı.

 

Fakat hala bir sorun vardı, okuyunca çok önemli olduğunu anladığımız bu maddeler neden reele taşınırken ütopyaya dönüşüyordu? Bu sorunun nedenini düşünmenizi rica ediyorum. Eminim ki düşünmenizle birlikte kafanızın içinde oluşacak olan kıvılcımlar sizleri bu konuda daha çok harekete geçmeye itecektir.

Son söz olarak bu yazıyı yazarken çok az da olsa sahip olduğum birikimimi sizinle paylaşarak İnsan Hakları’nın tarihinden ve bugüne kadar yaşanılan süreçlerden bahsetmek istedim. Hepimiz haklarımızı önemsesek de bu konuda nasıl bir adım atmak konusunda sıkıntılar yaşayabiliyoruz çünkü bu konuda bilgi eksikliği yaşıyoruz. Geçmişimize bakmadan geleceği şekillendirmeye çalışıyor, aynı hatalara tekrar ve tekrar düşüyoruz. İki şeyi çok iyi biliyorum. Birincisi “Dünya sizinle değişir.”. Her bir birey bu dünyanın geleceğinde bir rol oynar; Adolf Hitler gibi, Martin Luther King gibi.. İkincisi ise iyi bir temele sahip değişimlerin köklü ve kalıcı olduğudur. İyi bir temele sahip olmak için bolca görmek, okumak ve empati kurmak gerekir.

Her şeye rağmen böyle haklarımızın varlığından haberdar olmak güzel. Bir gün bu haklarımızı layıkıyla elde edeceğimiz umudunu taşıyor olmak güzel. İnsana, insanlığa dair “savunacağımız” değerlerin olduğunu bilmek güzel.

Emir Çağrı KİRAZ

İstanbul Tıp Fakültesi

Kaybettiğimiz İnsanlık

Kaybettiğimiz İnsanlık

Bazen Soma, Ermenek, Zonguldak olurdu insanlık; kömür karası bir hüzün otururdu içine. Bazen Aylan bebeğin cansız bedeninin vurduğu kıyı olurdu insanlık;  okyanus kadar uçsuz bucaksız, o okyanusun içinde boğuluverirdin.
Bazen mülteci kampındaki Suriyeli çocuğun "Hayalim yok!" cümlesiydi insanlık, bazen Özgecan'ın geleceğe umutla bakan gözleri.
Bazen barış mitinginde ölülerin üstüne örtülen "Barış!" yazılı pankart olurdu insanlık; ironiye saplanıp kalırdın. Bazen sokağın ortasında dövülerek öldürülen gence atılan son tekme olurdu insanlık; özgürlüğünü savunmak için nerede yanlış yaptığını bilemezdin. 
Bazen oyun çağındaki kız çocuğunun giydiği gelinlik olurdu insanlık, bazense çalışmaktan yorgun düşmüş fabrika işçisinin ellerindeki nasır. Bazen kara kışta terlikle okula giden çocuğun ıslanmış ve üşümüş ayaklarıydı insanlık, bazen talan edilmiş evdeki mutlu aile tablosu, bazense babasının ölmüş bebeğini hastaneye yetiştirmek için taşıdığı çuval olurdu insanlık.

Yazdıklarım her gün televizyonlarda, gazetelerde gördüğümüz acı gerçeklerin sadece küçük bir kısmı. Ülkemizde ve aslında dünyanın her yerinde bu adaletsiz koşullarda insan haklarını savunmak, tüm insanların eşitliği için çabalamak bir tercih değil, 'insanlık' görevidir.

Kaybettiğimiz 'insanlığa' ithafen;

Öyle ölüler vardır ki,
ben onların öldüklerini düşündükçe,
vakit olur,
yaşadığımdan utanırım.
                     
                    Nazım Hikmet

 

 Çağla Sarıkaş
Ufuk TÖB LORP Asistanı

YERALTI İŞÇİLERİ: MADENCİLER

YERALTI İŞÇİLERİ MADENCİLER

Anayasamızda ‘Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır’ der. Peki bu madde ne ölçüde uygulanıyor ya da yeterli mi çalışanı korumak için?

Türkiye’deki büyük maden kazaları verileri :

1983 Armutçuk grizu faciası(103 ölü)

1990 Amasya grizu faciası(68 ölü)

1992 Kozlu grizu faciası(263 ölü)

1995 Yozgat-Sorgun grizu faciası(38 ölü)

2010 Balıkesir-Odaköy grizu faciası(17 ölü)

2014 Soma kömür madeni faciası(301 ölü)

2014 Karaman-Ermenek maden faciası(18 ölü)

Yeterliymiş gibi durmuyor değil mi?Bu kadar insanın ölmesine sebep olacak kadar ihmalkâr, umursamaz, vicdansız, aç gözlü olmak…

Her büyük kaza sonrası MİLLİ YAS-İSYANLAR-YÜRÜYÜŞLER-YASA DEĞİŞİKLİĞİ oluyor. Fakat başka kazaları engelleyici önlemler yine yok. Engellemek ve korumak değil de ortalıkta suçlu aramaya çalışmak, kaza sonrası yaptırımları artırmak önemli bizim için. Yeni facialara kucak açmaktan geri durmuyoruz.

Soma’da 13 Mayıs 2014’te meydana gelen kazada 301 madencimizi kaybettik. Yetim kalmış 432 çocuk, dul kalmış 255 kadın… Sonuçlara odaklanıyorsak sadece; evet sonuç bu.

Sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde maden işçiliği, riskleri büyük bir iş. Yüzlerce maden işçisi hayatını kaybediyor, sakat kalıyor.

Bugün 4 Aralık DÜNYA MADENCİLER GÜNÜ.

Her gün ölebilirim korkusu ile ailelerinden helallik isteyerek işe giden madencilerimizin yaşama haklarının ihmal edildiği gerçeğiyle yaşadığımız bir madenciler günü(!) daha…

Gündağ Kübra ATAGÜN

Akdeniz TÖB

En Büyük Engel Biziz

EN BÜYÜK ENGEL BİZİZ

      Ekonomik, sosyal ve kültürel hayatın geliştiği medeni toplumlarda adalet ve eşitlik her zaman esas unsur olmuştur. Çünkü dünya üzerindeki bütünlüğü ve barışı sağlayacak çekirdek öge bunlardan güç almaktadır. Geçmişten bu güne insan haklarını incelediğimizde hiçbir zaman bedensel veya zihinsel herhangi bir engel kıstas olmamıştır. İnsan haklarının temeli öncelikle insan onuruna dayanır.

     Engelli kavramı da toplumun doğal akışı içindeki bir kavramdır. Yani yapılan herhangi bir ayrımcılık ya da özerklik verilmesi insan onuruna aykırı bir davranıştır.

     Engelli olmayı sadece zihinsel veya bedensel bir özür olarak düşünmek yerine çevresel koşulların yarattığı eksiklik nedeniyle toplumda meydana gelen bir sorun olarak da algılayabiliriz. Biz bazen ne kadar iyi niyetli davranışlarda bulunduğumuzu düşünsek de insanları sadece ‘’engelliler ve diğerleri’’ olarak tanımlamak bile onları toplumdan bir şekilde uzaklaştırıyor. Biz bu şekilde davranmaya devam ettikçe hiçbir zaman medeni, uygar bir toplum düzeyine ulaşmamız düşünülemez. 

     Hiçbir insanı diğer insandan farklı tutmamak, hiçbir engeli farklılık olarak görmemek aslında yapmamız gereken en kolay ve güzel toplumsal görevlerden biridir. Birçok örnek bize engelli olmanın bir kısıtlılık olmadığını ve hepimizin bir olduğunu göstermiştir. Tüm insan haklarının ve temel özgürlüklerinin evrenselliği, bölünmezliği, bağlılığı ve engellilerin bu haklardan ayrımcılığa uğramadan yararlanmaları Engellilerin Haklarına Dair Sözleşme ile güvence altına alınmıştır. Bu hakların tam ve eşit kullanılabilmesi için devletlerin ve toplumdaki bireylerin bilinçli davranmaları yeterlidir.

     Unutmamalıyız ki engelli, toplumun en doğal ve temel birimidir. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle engellerin yaşamaya engel olmadığının bilincinde olarak, tüm insanlığın eşit hak ve özgürlükler ile yaşayacağı yarınlarımıza sahip çıkalım.

                                                                                                           ENGELLİ HAKLARI KÇG

 

Azad Edilen İnsanlık

                                                              AZAD EDİLEN İNSANLIK    

     İnsanın insanlarla mutlu olabildiği en eski zamanlarda olmayan bir geçmiş karasıdır kölelik. Artan üretime paralel ortaya çıkan işçi açığı, artan savaşlara paralel ülkelerde fazlalaşan esirler, artan imkanlara paralel insanlığın imkanlarını azaltan insanlar, artan insanlara nispeten azalan insanlık. İşte insanı insanla kırmak, çaresizleştirmek, herkesin sahip olduğu yaşama hakkının sadece nefes alıp verme imkanını bir insana vermek yani köleleştirmek. Kimisi savaşlarla kimisi işlediği suçlarla kimisi de bir köle anne babaya sahip olmasıyla bireylikten çıkarıldılar. Farklı toplumlarda farklı şekillerde kullanıldılar, doyurdukları karınlara rağmen doymayan gözler tarafından ticari bir malmışcasına satıldılar. İnsanlığa gözleri açıldığı ilk anda verilen özgürlüklerini geri almak için bir ağzın içine bakarak yaşadılar. İçinde bulundukları kölelik zamanla ahlaki vicdani bakımdan sorgulandı, tartışıldı. Hawai devriminde başlayarak İngiltere ve onu takiben Amerika'da köleliğin bedene vurulmuş hali yasaklandı. Düşünceleri azad etmekte bireyin kendisine bırakıldı. Esirlikten alıkoyulan bedenlerin özgür beyinlere düşüncelere sahip olabilmesi sahip çıkabilmesi dileğimle.

                                                                                                                                      Beyhangül CİN

                                                                                                                         Çanakkale Onsekiz Mart TÖB

 

İNSANLIĞIN KANAYAN YARASI

İNSANLIĞIN KANAYAN YARASI

Kadınlar, kadınlarımız… Kimi zaman bir hekim, bir öğretmen, bir avukat, bir öğrenci; kimi zaman ise bir anne, bir kız, bir kardeş, bir eş… Kadınlarımız ve erkeklerimizin gerek sosyal gerekse iş hayatında birlikte, omuz omuza yürümesi gerekirken, bugün geldiğimiz nokta gerçekten içler acısı. İnsanlığın kanayan bir yarası, kadına yönelik şiddet, her geçen gün daha da artıyor. 2008 yılında şiddetten hayatını kaybeden kadınlarımızın sayısı 66 iken 2015 yılında bu sayı 255’e ulaştı.

Türkiye’de kadınların %38’i yaşamlarının herhangi bir evresinde fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor. Eğitim düzeyi fark etmeksizin birçok erkek eşine, sevgilisine, kız kardeşine veya kızına gerek sözlü gerekse fiziksel şiddet uyguluyor. Daha da kötüsü her insanın varlığının bir gereği olan YAŞAMA HAKKI kadınların elinden alınıyor, kadınlar öldürülüyor. Kadına şiddet sonucu hayatını kaybeden her kadınla birlikte aslında İNSANLIK ölüyor, BİZ ölüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde bir acı haberle daha sarsıldık. Op. Dr. Aynur Dağdemir, Samsun’da görevi başında maruz kaldığı saldırı sonucu hayatını kaybetti. O bir ANNEydi. O insanları tedavi eden, hayatlarını kurtaran, kendini buna adamış başarılı bir HEKİMdi. O ayakları yere sağlam basan, güçlü bir KADINdı. Ve o da şu ana kadar şiddet sonucu hayatını kaybeden yüzlerce kadın gibi arkasında derin izler bırakarak aramızdan ayrıldı.

Neden!” diye haykırmadan edemiyor, bu acı gerçekleri kabul etmekte güçlük çekiyor insan. Daha ne kadar devam edecek bu acı kayıplar? Ne zaman kadına şiddet haberleri değil de kadınların başarı haberlerini okuyacağız gazetelerde? Durun ve düşünün: Kadınlarına gereken değeri vermeyen, onları küçük gören ve onların maruz kaldığı her türlü şiddete sessiz kalan bir toplum, ne kadar gelişebilir; bırakın gelişmeyi ne kadar ayakta kalabilir? Bu gidişata dur demek, kadına şiddete engel olmak ve kadının toplumda hak ettiği yere gelmesine katkı sağlamak bizim elimizde. Yeter ki duyarsız kalmayalım ve kadına şiddeti insanlığın kanayan yarası olmaktan çıkaralım.

Şiddet sonucu hayatını kaybeden tüm kadınlarımızı saygıyla anıyoruz.

Esra TEMEL

Trakya TÖB LORP

KÜÇÜK OMUZLARDA BÜYÜK YÜKLER

KÜÇÜK OMUZLARDA BÜYÜK YÜKLER

Iqbal Masih,Pakistanlı Sonia,Sudanlı Somar,Adanalı Ahmet…ÇOCUK İŞÇİLER…

Bu kadar zıt iki kelime nasıl bir araya gelebilir ki ! Daha 4-5 yaşındaki bir çocuğun 14-15 saat çalışmak ZORUNDA olması.. Birçok ülkede bu şekilde çalıştırılan milyonlarca çocuk var.

Çocuk işçi deyince akla gelen ilk isim ; Iqbal Masih’ten bahsetmek istiyorum sizlere .1983’te Pakistan’da doğdu.Diğer yaşıtları gibi o da 4 yaşında bir fabrikaya satıldı.Halıların kalitesi için havasız odalarda,zincirlenerek saatlerce halı dokumak zorundaydılar.Onların parmakları bu iş için çok değerliydi;çünkü küçücüktü.Iqbal 10 yaşında olmasına rağmen 27 kiloydu.İstenen de buydu.Yemek az verilirdi küçük kalsınlar diye.

Iqbal haklarının olduğunu ve zorla çalıştırılamayacağını öğrenince büyük bir ceseratle, işçi hakları derneklerinden biri ile konuşup yardım istedi.Arkasındaki destek ile fabrikadaki arkadaşlarını kurtardı.Bu şekilde başka fabrikalara da girip, yaşıtlarına “Siz Özgürsünüz, Kimse Sizi Burada Tutamaz.Benimle gelin!” diyordu.Git gide medyada ilgi odağı haline geldi.Reebok İnsan Hakları ödülüne layık görüldü.Bu kadar göz önünde olması onun sonunu hazırladı aslında. Halı mafyaları ve tefeciler onu daha iyi tanımaya başladı.Açık hedef haline gelmişti.Artık daha fazla KÜÇÜK IQBAL’den korkmak istemiyorlardı. Köyünde kuzeniyle bisiklet sürerken katledildi.Katil,olay,yaptıranlar… hepsi örtbas edildi. Tefeciler rahatlamıştı güya. Fakat Iqbal’in bütün dünyada bıraktığı etkiyi fazla küçümsemişlerdi. Onun hayatına dokunduğu çocuklardan Craig Kielburger, Free The Children derneğini kurdu. Aslında rahat bir hayatı olmasına rağmen Iqbal onu çok etkilemişti.

Iqbal avukat olmak istiyordu. ”Henüz kendini savunamayacak kadar küçük olan, seslerini çıkartmaya bile korkan dostlarımın haklarını savunmak istiyorum” demişti. Bu kocaman yürekli çocuğun bir hayali de çocuk işçilerin sığınıp, eğitim alabilecekleri okul ve yurt yaptırabilmekti. Çocuk Hakları adına önemli katkıları olan bir ÇOCUKtu.

Geçenlerde okuduğum bir yazıdan da bahsetmek istiyorum . İsviçre,Alpler,Heidi.. ÇIPLAK AYAKLI HEIDI. İsviçre’nin 1900’lerin başındaki çocuk işçi skandalını yansıtan, çocuk işçileri(verdingkindern) temsil eden bir figürmüş Heidi.Ailelerin yanına verilen çocuklar sabahın dördünde kalkıp işe başlar, ahırda yaşarmış.İç çamaşırı olmaz,hasta olsa doktora gidemezmiş.Yemeği suya batırarak yedikleri ekmekmiş.Kendinden 1-2 yaş küçük çocuklara bakıcılık yapar, okula götürüp getirirlermiş. O zamanlar şekilde yaşayan çocuklar şimdi yetkililerden özür bekliyor.

Çocukları işçi olmaya iten sebepler çok fazla. Eğitimsizlik, boşanma ve ölüm ile aile parçalanması, köyden kente göç, yoksulluk, sosyal destek sisteminin zayıflığı, koruyucu ve önleyici sosyal hizmetlerin yetersiz oluşu, yasaların yeterince ve etkin alarak uygulanamaması gibi nedenlerle çocuklarla çalışmak zorunda kalıyor.

Gündağ Kübra ATAGÜN

Akdeniz TÖB

Tanımamız Gereken Kavram: Afet

Şiddet, çatışma ortamı ve doğal afetler... Ne yazık ki günümüzde dünya üzerinde meydana gelen göçlerin, can ve mal kayıplarının en büyük nedeni. Kontrol edilemeyecek kadar büyük çaplı olan afetler en az savaşlar ve çatışmalar kadar insan hayatı için tehlikeli. Son 20 yıl içinde tüm dünyada yaşanan afetlerde 1.3 milyonu aşkın kişi öldü,4 milyarı aşkın yaşam etkilendi. Maliyet ise 2 trilyon dolar düzeyinde oldu. Bu kadar büyük ve ciddi hasarın oluşması önlem alınmadığı müddetçe afetlerin güvenli insan yaşamı, sürdürülebilir kalkınma ve küresel yoksulluğu yok etme yolunda çok büyük bir engel oluşturduğunu gösteriyor.

Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği ve evrensel nitelikteki kavrama göre afet “insanlar için fiziksel , sosyal ve ekonomik kayıplar doğuran , normal yaşamı ve insan faaliyetlerini durdurarak veya kesintiye uğratarak toplumları etkileyen, etkilenen topluluğun yerel imkan ve kaynaklarını kullanarak baş edemeyeceği doğal, teknolojik ve insan kaynaklı olayların doğurduğu sonuçlar” şeklinde tanımlanmaktadır. Evet, aslında bu tanımdan da anlaşılabileceği üzere ‘afet’ can ve mal kaybına neden olabilecek ve kontrol dışı gelişen olayların gelişim sürecini ya da öncesini değil, doğuracağı sonuçları ifade eder. Yani bir bakıma afet sonucunda meydana gelen kayıplardan büyük oranda önlemini almayan her birey,  dolayısıyla‘bizler’ sorumluyuz denilebilir. Ve bizler ‘farkında’ olmadığımız sürece afet gerçeği en doğal hakkımız olan yaşam hakkımızın da en büyük düşmanı haline gelebilir.

Artan bu tehlikeye karşı 2015 yılında Mart ayında Japonya’nın Sendai kentinde düzenlenen 3. Birleşmiş Milletler Dünya Afet Riskinin Azaltılması Konferansı’nda BM tarafından kabul edilen ‘Sendai Bildirgesi’ ise yeterli önlem alınmasının gerekliliğini vurgulayan en önemli gelişmelerden biri. Bu bildirgede toplumların yaşam kaybına neden olan afetlere yönelik önlemlerin alınmadığının ve bu durumun sosyal ve ekonomik karışıklığı arttırdığının altı çizilerek gerekli önlemlerin hazırlanmasının önemi vurgulanmıştır.

Tüm bu gelişmeler çerçevesinde bizim yapmamız gereken şey ise; can ve mal kaybımız için büyük oranda risk haline gelen bu durumun önüne geçebilmek ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlayabilmek adına yeterince ‘farkında’ olmak ve gerektiği kadar ‘farkındalık’ yaratabilmek.

   ERVA ÇINAR

                 CERRAHPAŞA TÖB LORP

 

Hasta Hakları Üzerine

   Bu dünyaya, sadece var oluşumuzdan kaynaklanan bazı haklarla açarız gözlerimizi. En önemli haklarımızdan biridir hasta hakları.

   Hasta hekimden yardım almak için başvurduğu andan itibaren aralarında asimetrik bir ilişki başlar. Bu ilişki, hasta hakları deontolojik ve etik açıdan ulusal ve uluslararası yasalarla korunmaya alınmıştır. ( Lizbon 1981, Amsterdam 1994) fakat bundan önce Hipokrat’ın yemininde de hasta haklarını görmekteyiz. "Gittiğim her eve sadece hastanın iyiliği için gireceğim, kendimi hastalık yapıcı etkenlerden ve özellikle de ister hür ister köle olsun kadın ve erkeklerle aşkın hazlarından uzak tutacağım, sanatımın icrası esnasında ya da günlük hayatımda bana gelen ve yayılmaması gereken bilgileri sır olarak tutacağım ve hiçbir zaman açmayacağım.”  sözleriyle Hipokrat,  hekim yemininde de hasta haklarını korumaya yönelik eklemelerde bulunmuştur.

    Hasta hakları, sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı bulunan fertlerin, sadece insan olmaları sebebiyle sahip bulundukları ve T.C. Anayasası, milletlerarası antlaşmalar, kanunlar ve diğer mevzuat ile teminat altına alınmış bulunan haklarını ifade eder.

   Hasta hakları, en genel anlamıyla;

-hasta olmadan önce hastalandıkları zaman yararlanacakları ulaşılabilir yeterli ve etkin sağlık hizmetinin önceden hazır olarak bulunuyor olmasını,

-hastalanıldığında ya da sağlıklılık hali yitirildiğinde bir sağlık kurumunda yetkin ve standart bir sağlık hizmeti almayı,

-hastalıkların insanlarda bıraktığı kalıcı olumsuzluklarla birlikte yaşayabilmek için gerekli olan hizmetlerden yararlanmayı kapsayacak kadar geniş bir içeriğe sahiptir. Ayrıca ortaya çıkan somut durumlara göre gelişme ve genişleme halindedir.

    Ülkemizde hasta hakları son yıllarda büyük bir ivmeyle gelişme göstermektedir. Bununla birlikte hasta hekim sağlık kuruluşu arasındaki iletişimi düzenlemekte çok büyük rol oynamaktadır.

    Bu çalışmalar herkesin insanca sağlık hizmeti alınmasını sağlama amacı gütmektedir. Her insanın potansiyelli bir hasta olduğu düşünülürse, hasta haklarını bilmek, bunlara sahip çıkmak ve sahip çıkılmasına yardımcı olmanın önemi daha iyi kavranmış olur.